Want create site? Find Free WordPress Themes and plugins.

 “HACİVAT– Hoş geldin sevgili Karagözüm!                                     

 KARAGÖZ– Hoş bulduk kel kafalı kara üzüm!                              

 HACİVAT– Nereden gelip, nereye gidiyorsun bakalım?                    

KARAGÖZ– Bir yere gittiğim yok da, oğlumla kaç saattir okumayazma çalıştık. Biraz gezeyim dedim.    

HACİVAT- Tabii iyi yaptın efendim, kafan balon olmuştur.                

KARAGÖZ– Hay hay, kafam balon oldu da uçmasın diye boynuma yapıştırdım.

HACİVAT– Hemen yanlış anlama, yani uzun zaman ders çalışmaktan kafan şişmiştir.                    

KARAGÖZ- Kafam pişti de soğutmaya çıktım…”


Karagöz’le Hacivatı'ın hepimizin çocukluğunda yeri vardır. Günümüz teknoloji dünyasında doğan çocuklara Karagöz ve Hacivat’ı sorsak ne söylerler acaba? Çocukların hayal dünyalarında dolaşan animasyon karakterlere, çizgi film kahramanlarına inat Haluk Yüce (Hayali Yüce Ali), hem Karagöz ve Hacivat’ı hem de yaptığı kuklalara hayat vererek çocukların ve yetişkinlerin hayal dünyalarını süslüyor. Tiyatro ve kukla sanatına uzun yıllar emek veren Haluk Yüce ile sohbetimiz:


                                                      Haluk Yüce ile Röportaj paylaşan: atilim_universitesi

Röportajımızı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederim. Aslında Türkiye ve dünya sizi tanıyor Haluk Yüce’yi yani Hayali Yüce Ali’yi bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Önce Haluk Yüce’den başlayalım çünkü Hayali Yüce Ali unvanı daha sonra kazanılmış bir unvan. Haluk yüce Kayseri’de çocukluğunu geçirmiş ortaokul 2. sınıfta ilk kez tiyatroya âşık oldu, daha sonra hep tiyatro hayaliyle yaşamış bir isim. 70’li yıllardan itibaren Ankara’da yaşamaya başladı Haluk Yüce ve tiyatro yapmayı hep sürdürdü. Lise yıllarında üniversite yıllarında tiyatro yapmayı sürdürdü. Konservatuara girmeyi başaramadı ama tiyatro tutkusu nedeniyle tiyatro çalışmalarına devam etti. Konservatuarı o dönemde dışarıdan bitirme olanakları vardı sınavlara girdim, derslerin tümüne yakınını verdim, 2 ders hariç hepsini verdim diyelim. Giderek çocuk tiyatrosuna yöneldi Haluk Yüce ve 1975 yılından itibaren de ben çocuk tiyatrosu yapmak istiyorum dedim. Çocuk tiyatrosu yapmayı seçtim. Çocuk seyirciyle kurulan ilişkinin çok dürüstçe, çok hoş olduğunu fark ettim. Daha sonra da çocuk tiyatrosu yaparken sahnede kuklanın önemli bir unsur olduğunu gözlemlemeye başladım ve kuklaya yönelmeye başladım.

80’li yılların başlarında da kendi kendime biraz el yordamıyla kukla çalışmalarına başladım. Nereden ne öğrenebilirim derken, araştırırken Yurtdışından destek alabilme şansım oldu. Polonya’da o sırada devlet tiyatrosundan bir sanatçı arkadaşımız Tuğrul Çetiner kukla üzerine eğitim görüyordu, o bana kitaplar gönderdi ve benim tutkum giderek daha da arttı. 82’den itibaren de Karagöz’le ilgilenmeye başladım. Hayali Torun Çelebi’den bana el vermesini yardımcı olmasını istedim ve Karagöz asistanlığını yapmaya başladım. Hayali Torun Çelebi Hayali Küçük Ali’nin torunu. Onunla çalışmaya başladım, yaklaşık iki – üç yıl sonra yurtdışına İtalya’ya festivale gittik, ustamla birlikte onun asistanı olarak gittim. Orada gördüğüm çok sayıda farklı tarzda oyunlarda farklı tarzda kuklalar görme şansım oldu. Bu beni çok etkiledi ve döner dönmez oradaki etkiyle oyunlar yapmaya başladım ve ondan sonra da hiç kesintisiz devam etti. Hep kukla tiyatrosuyla ilgilenmeye devam ettim. Kendi oyunlarımı yapmaya başladım, zaten 1984’de kendi tiyatromu, Tiyatro Tempo’yu kurdum, sonrasında yurtdışına gitme şansım oldu yine ustamın sayesinde. Sonra Ustama gelmiş bir mektup üzerinden ABD’de bir kukla okulu olduğunu öğrendim. 1986’da gittiğim Amerika’da iki yıl dil eğitimi aldım sonra da bu kukla okuluna burslu olarak kabul edildim. Orada da gösteriler yapmayı sürdürdüm. Tiyatro Tempo’yu orada da devam ettirdim, sonra 1990 yılında döndüm Türkiye’ye ve yine Tiyatro Tempo gösterileri devam etti. Bugüne geldik ve otuz yılı tamamladık.

40 yıllık bir tiyatro geçmişiniz var ve 32 yıllık da kukla sanatına emek veriyorsunuz. Merak ettiğim bir şey var. Kukla sanatı yurtdışında önemli ve yaygın. Bu alanda Uluslararası Kukla Birliği (UNIMA) adında bir de meslek birliği var. Siz Birçok ülkeye gittiniz, festival, kongre ve seminerlere katıldınız, gösteriler yaptınız. Ülkemizdeki durumla diğer ülkelerdeki kukla sanatına duyulan ilgiyi değerlendirecek olursanız neler söyleyebilirsiniz?

Aslında söyleyecek çok şey var. Bizde sanata maalesef yeterince değer verilmiyor. Yönetim düzeyinden başlayarak sanatçıları küçümseyen bir dil kullanarak yaklaşılıyor, diğer ülkelerle kıyasladığımda böyle bir ülkede sanat yapıyor olmak zor. Hindistan’dan Japonya’ya Avrupa’daki birçok ülkeye seyahatlerim oldu. Mısır, Hindistan dahil kukla sanatı bizden daha gelişmiş. Belki Hindistan’ı ilk anda küçümsüyor olabiliriz -böyle bir şey zaten hoş değil- ama inanın bizden çok daha ilerideler. Kukla sanatı adına, sahne sanatı adına özellikle söylüyorum bunu. Biz daha Karagöz’ün ne olup ne olmadığını bilmiyorken günümüzde, Hindistan’da modern kukla çalışmaları yapılıyor. Ama aynı zamanda o Hindistan geleneksel kuklalarına sahip çıkmada oldukça duyarlı, hem geleneksel kuklalarına sahip çıkıyorlar hem çağdaş kuklacılık anlayışıyla bu alanda çalışmalar yapıyorlar. Bunu ben 1990’da gördüm. Amerika’dan döndüğüm gün gittim Hindistan’daki büyük festivale, orada gördüm ki kukla adına modern çalışmalar var. O günlerde ‘kukla’ bizde ‘çocuk işi’ diyerek küçümseniyordu. Kukla tabi ki bizim geleneğimizde çok eskiden beri varmış, ama günümüzde de ne yazık ki küçümsenmiş. Karagöz zaten küçümseniyordu. Her sosyal kesimden insan tarafından –tiyatro camiasındaki sanatçılar dâhil- küçümseniyordu, onun için bizde Karagöz’ün gelişmesi güç oldu. Bence o geleneksel forma zaten hiç sahip çıkmadığımız için üstüne başka bir şey koyma konusunda güçlük yaşıyoruz. Çünkü ilk önce Karagöz’ü algılayışımızda bir problem var. Her şeyden önce Karagöz’ün de bir kukla olduğunu bilmiyoruz. Sanki ipli kukla olunca daha önemli, daha sanatsal bir şey de, el kuklası veya Karagöz olunca daha önemsiz bir şeymiş gibi garip algılamalar söz konusu. O da kukla diğeri de kukla, sadece teknikleri farklı. Bu bilincin kazanılması meselesi çok önemli. Bütün dünyada gerçekten kuklanın çok önemli bir yeri var ve buna sahip çıkılıyor, yaygın bir şeklide yapılıyor, her şeyden önce bu bir sanat dalı olarak görülüyor ve ‘kukla sanatı’ diye anılıyor. Bizde kuklaya küçümseyerek yaklaşılıyor. Buna karşın son yıllarda yavaş yavaş Türkiye’de de bir şeyler olmaya başladı. Bazı tiyatrocular kuklanın önemini ve ‘sahne anlatım dili’ olarak gücünü fark etmeye başladılar. Becerili, akıllı, zorluklarla mücadele etmeyi seven ve alçak gönüllü kişilerin bu alanla ilgilenmeye başlamasıyla ileride daha iyi olacağını düşünüyorum.

Kukla sanatı, yüzyılların birikimini içinde barındıran, aslında bana göre günümüzde birçok teknolojik oyunların da ilham kaynağı; çünkü düşünüldüğünde çeşitli araçlar vasıtasıyla bilgisayar ekranında hayali kişileri yönlendirebilmek mümkün. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Kukla sanatı dediğiniz gibi aslında çok eski bir sanat biçimi, tiyatronun başlangıcı diye kabul ettiğimiz avcılığı sembolize etmek için mimik tekniklerinin kullanımı, masklar kullanarak av öykülerinin anlatılması tiyatronun başlangıcı sayılır. Mask tiyatrosu zaten kukla tiyatrosunun altında yer alan bir sahne sanat dili. O nedenle de o dönemi tiyatronun başlangıcı kabul ediyorsak, kukla tiyatronun da başlangıcı aynı zamandır.

Yani kukla sanatı da çok eski bir sanat biçimidir diyebiliriz. Günümüze geldiğimizde bütün teknolojik çalışmalara karşın kukla sanatı önemini ve özgünlüğünü koruyor. Yedinci sanat sinema denilir. Sinemanın içinde de kukla var. Sinemada zaten kukla sanatından yararlanılmış. Zamanında bütün o fantastik filmlerde kullanılan tekniklerin içinde kuklacılık vardı, kuklacılarla çalışmalar yapılıyordu, bu biliniyor. Bu hayal dünyasında sizin söylediğiniz oyunlarla bilgisayar dünyasının içinde de bir hayali ortam yaratılıyor. Bu da doğru. Animasyon tekniklerinden yararlanılıyor bu bilgisayar oyunlarında. Animasyon canlandırma sanatı, kukla da bir canlandırma sanatı. Yani canlı olmayan bir şeyden (resim veya objeden) canlı, görsel bir sonuç almaya çalışmaktayız. Onun için ikisi arasında bir bağ var ama biri öbürünü öteleyen, ötekileştiren bir şey değil. Ben tüm teknolojik gelişmelere karşı kuklanın saf haliyle hala önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Onun için de yaparken çok keyif alıyorum. Teknolojiyi olabildiğince az kullanıp -hatta hiç kullanmayıp- kuklanın saf haliyle izleyiciyi etkileyebiliyor olmak bana çok keyif veriyor.

Yeniden kopmadan geleneği, ya da gelenekten kopmadan yeniyi yaşatabilir miyiz? Bu sentezi kukla sanatına uyarlarsanız nasıl yorumlarsınız?

Tabii ki mümkün bu. Zaten yeniyi yaratırken eski birikimlerden doğal olarak yararlanırsınız, onun üstüne kurarsınız çalışmalarınızı. Tamamiyle yeni bir şey yaparken de o yaptığınız yeni(!) şeyin referans noktası eski(!) dediğiniz o şeydir. Ben çağdaş bir çalışma yapıyorum deyin, nereden geliyor o çağdaş çalışma, kökü yine o gelenekten geliyor.

Yaptığınız işi kukla olarak tanımlıyorsanız zaten kuklanın bir gücü var, anlatım dili var, anlatım gücü var. Bu gücü fark etmek ve kullanabilmek için de o geleneğe dayanıyorsunuz ister istemez. Oynatmak, yani canlandırmak dediğimiz şey yine insanla mümkün makineyle mümkün değil. Uzaktan kumandayla ya da mekanik sistemle elektronik uzaktan kontrol edilen şeylerle bu mümkün değil, aynı şey olmuyor zaten. Olmadığını sizler de gözleyebilirsiniz. Büyük dinozorlar yapıyorlar, uzaktan kumandayla konuşturuyorlar, ağzı gözü her tarafı hareket ediyor ama canlı olmuyor, insan eliyle oynatılan kukladaki o insan enerjisi yansımıyor. Önemli olan oynattığımız kuklaya o insan enerjisinin transfer edilebilmesi.

Kukla sanatının çocukların hayal gücü üzerinde nasıl bir etkisi var sizce?

Bence olağanüstü bir etkisi var. Örneğin Karagöz’ü ele alalım. Karagöz bizde eskimiş, artık günümüz teknolojisiyle yarışamayacak diye görülüyor. Karagöz’ün o kadar büyük bir etkisi var ki çocukların üzerinde, onların hayal güçlerini harekete geçirme konusunda sahip olduğu gizil güce (potansiyele) inanamazsınız. Karagöz oyunlarında öyle güzel deneyimler yaşıyoruz ki, mutlaka görmelisiniz. Bu anlamda çok büyük keyif aldığım oyunlarımızdan biri de ‘Karagöz Noel Baba’. Bu oyunda Karagöz Noel Baba’ya dönüşmesi gerekiyor. Hacivat iş buluyor ona, Karagöz Noel Baba olacaktır. Giysilerini nasıl değiştirecek? Giysileri veriyor Hacivat Karagöz’e, Karagöz sahneden çıkıyor evin bodrumunda giyinmeye başlıyor, kendisi görünmüyor ama bir yandan da Hacivat’la laf atışmaları var. O giyinme süreci oyunda 5 dakika falan sürüyor. Pantolonunu giyiyor, onunla ilgili yorum yapıyor, sakalları takıyor, kaşındırıyor, çizmeler vs. Burada bir sürü komik durum var. Mesela ayağı ilk defa çizme görüyor. O süreç çocukların kafasında o kadar olağanüstü canlanıyor ki nasıl giyindi diye soruyorlar, tekrar soyunsun diyorlar. Sadece konuşmayla olan bir şey, burada görsel olan hiçbir şey yok. Sözel ama çocukların kafasında o şey canlanıyor. Karagöz’ün dışarıda üstünü değiştirdiği Noel baba kılığı giydiği canlanıyor, onunla ilgili sorular almak çocuklardan çok ilginç ve keyif verici.

Şimdiki çocuklar genelde teknolojik bir ortamda dünyaya geliyorlar, çizgi film karakterlerine baktığınızda onların kahramanları oluyor bir nevi. Peki Karagöz ve Hacivat’ı onların kahramanları haline nasıl dönüştürüyorsunuz. Onlardan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Karagöz de Hacivat da gerçekten çocuklar için birer kahramana dönüşebiliyor. Bu tabii ki kapitalist sistemin anladığı anlamda – paraya dönüştürülebilen- kahraman değil. Bu kahramanlara dönüşme meselesi çocukların becerisi değil, onu pazarlayan kişilerin, bu kapitalist sistemin kullandığı malzemeler nedeniyle onlar kahramana dönüşüyor. Oyuncaklar yapıp sürekli televizyonda gösterip yaygınlaşmasını, çok görmesini, çok bilmesini sağlayarak popülerleştiriyorlar. Karagöz’ün öyle bir olanağı olsa Karagöz de aynı çizgide olur. Buna rağmen son yıllarda çok büyük bir keyifle gözlemlediğimiz bir şey var. Karagöz ve Hacivat’a âşık olan bir sürü çocuk oluşmaya başladı, üstelik 4-5 yaşında başlayan kişiler var, kız çocukları var aralarında, bizimle iletişim halindeler. Benim şu anda öğrencim olarak gördüğüm kendisiyle ilgilendiğim 2. 3. sınıfta Ahmet isminde bir öğrencim var, kendisi yapıyor kukla, yine 5-6 yaşlarında yine evde kendisi Karagöz figürleri yapmaya çalışan sonra getirip gösteren arkadaşlar var. Bu gerçekten son dönemde olmaya başladı. Son 1-2 yıldır yaşadığımız bir deneyim, çok keyif verici ki dediğim gibi Karagöz’le Hacivat’ı popüler kılmaya çalışan arkasında büyük sermayeler yok. Biz sadece şunu yapmaya çalışıyoruz, Karagöz sürekli bizim repertuarımızın içinde, yani sadece ramazan döneminde oynamıyoruz, senenin bir ayı zaten her gün günde 2-3 kez oynanıyor bir ay süreyle, onun dışında da gösteriler yapıyoruz ama repertuarımızda da ayda en az 1-2 kez Karagöz oyunu oluyor. Bunun da çocuklar üzerinde katkısı olduğunu düşünerek seviniyorum.

Peki, Haluk Bey kuklalara ses ve müzikle hayat veriyorsunuz, aynı zamanda kuklaları tasarlıyorsunuz. Onları tasarlarken neler düşünüyorsunuz ya da önce onlara ruh verip sonra mı tasarlıyorsunuz yoksa önce tasarlayıp sonra mı hayat veriyorsunuz? O süreci biraz anlatabilir misiniz?

O süreç birazcık karmaşık yürüyen bir süreç, her sanatçıya göre değişiyor. Biz kukla oyunu tasarladığımızda önce bir öykümüz olur genellikle. O öyküyü kuklalarla canlandıracağınızı biliyorsunuz, o öykü sizde bir heyecan yaratıyor, zaten okurken kafamızda görüntüler oluşmaya başlıyor, bu sizin başlangıç noktanız. Ondan sonra masaya oturup düşünmeye başlıyorsunuz, hangi sahnede nasıl bir kukla olabilir, o karakter nasıl olabilir, karakterin oyun içindeki işlevleri nelerdir? Kuklanızın ne tür hareketler yapması zorunlu, ne tür hareketleri yapmasa da olabilir, bütün bunları analiz ederek karakterleri oluşturmaya başlıyorsunuz ve onu kâğıda döküyorsunuz, çizim yapmaya başlıyorsunuz. Kukla tekniğine karar vermeniz gerekiyor, o karakter için en iyi hangi teknik olur ona karar vermemiz lazım. Bazen masa başında karar veriyorsunuz ama uygularken sonuç alamıyorsunuz, değiştiriyorsunuz.Biz hep çalışmalarda deneme kuklası dediğimiz, provalar sırasında, ilk adımda kullanılacak bir kukla yapıyoruz. O süreçte zaten ihtiyaca cevap verip vermediğini görmeye başlıyorsunuz, yeniden şekillendiriyorsunuz. Bazen tamamen atıp yepyeni bir şey yapmak zorunda kalıyorsunuz. Yani belli bir formülü yok, biraz deneme yanılma meselesi bu. Kuklanın yüzünün nasıl görüneceği çok önemli. Beden formu karakterin özelliğini göstereceği için giysisiyle birlikte düşünerek karar vermelisiniz. Bazen bu süreç için altı ay gerekebiliyor.

Biraz bu içinde bulunduğumuz mekândan bahsetmek istiyorum; Tiyatro Tempo’dayız. Tiyatro Tempo ne zaman kuruldu, kaç yıldır faaliyette? Çalışmaları, projeleri nelerdir, biraz ondan bahsedebilir miyiz?

Tiyatro Tempo 1984-85 sezonunda, yani 1984 yılında kuruldu, otuz yılımızı doldurduk 2014’de. Mekândan söz etmem gerekiyor; çünkü bu mekânın benim için özel bir anlamı da var; Kayseri’den Ankara’ya taşındıktan sonra benim ilk oynadığım sahne burası. O zaman görüntü olarak böyle değildi tabii. Maltepe Komedi Tiyatrosu’ydu burası. Daha sonra değişti depo oldu, gazino oldu. Değişik şeyler için kullanıldı. Sonra aklı gerçekten havalarda olan, havalarda derken çılgın olan bir arkadaşım tekrar aldı burayı, tiyatroya dönüştürdü. Çok uzun bir çalışma yaptı, beş yılda ancak kullanılır hale getirdi; çünkü parasız olarak yola çıktı, televizyonda dizi çalışmaları falan yaparak buraya para yatırdı. Sonra ben o arkadaşın yanında burayı kullanarak, kiracı olarak oyunlar sergiliyorken sonra o arkadaşım bu sahneyi bana devretti. Şu anda bu mekânı, Tiyatro Tempo’yu biz yürütüyoruz. Tabii bu sahne bize bugün festival yapmamızın da olanağını sunuyor. Festival yaparken mekân çok önemli. Otuz yıldır Tiyatro Tempo var. Bizimkisi kukla tiyatrosuydu, kendimizi öyle tanımlıyoruz ama ağırlıklı olarak çocuklara yönelik çalışıyoruz. Yetişkinler için, gençler için oyunlarımız var ama çocuklar için tiyatro yapıyoruz. Yıllardır daha çok benim odağımda yürürken çalışmalar, artık daha geniş bir perspektife yayıldı, yurtdışından yönetmenlerle çalışmaya başladık. Rusya’da bir yönetmenle üç oyun yaptık bugüne kadar. Bu önümüzdeki yaz yine Rusya’dan Moskova’dan bir yönetmenle çalışacağız, Rusya’nın en önemli yönetmenlerinden birisi. Kaç yıldır birlikte bir şeyler yapalım diye planlıyorken bu sene gerçekleşecek artık, şimdilik projenin adını vermeyeyim daha sonra sürpriz olsun. Kuklanın her tür biçimliyle çalışmaya çalışıyoruz, zorlayarak değil de oyun neyi gerektiriyorsa o tekniği kullanıyoruz. Kuklacılık içinde zengin bir dünya var önümüzde. Oyuncu olarak yapabileceğinizin sınırları belliyken kuklada öyle değil, her şeyi her biçimi deneyebilirsiniz, onun için de çok keyifli bir alan. Projelerimiz, dediğim gibi Rusya’dan gelecek olan yönetmenle çalışacağımız bir proje var. Aslında proje dosyamız çok kabarık. Bir sürü hayallerimiz var, onları adım adım gerçekleştireceğiz ama hayal ettiğimiz şeyleri çoğu zaman yapıyoruz diyebilirim.

Günlük yaşantımızda kullandığımız, işlevini yitirdiğinde bizler için gereksiz olarak görülen birçok materyalleri siz oyunlarınızda sahnelerde kullanıyorsunuz. O materyalleri sanat unsuruna dönüştürüyorsunuz. Materyallere karşı bu bakış açısını nasıl kazandınız?

Aslında bu bakış açısını kuklacılık sağlıyor, zaten eşyalara farklı bir biçimde bakmayı kuklacılık sayesinde öğreniyorsunuz. Her eşyanın farklı bir enerjisi var aslında. Ve her eşyanın kafamızda yaratığı görüntüler, çağrışımlar oluşur. İşte bir makas kuklaşacak olursa neyi simgeler diye düşünüyorsunuz, bir bardak neyi simgeler. Mesela son yaptığımız oyunda kukla yapmak için valizleri ve sırt çantalarını kullandık. Anlamı neydi derseniz, bugün sırt çantaları çocukların çok önemli bir parçasına dönüştü, çocuklarla yapışık durumda. Oyundaki çocuk kuklaları sırt çantalarıyla yaptık. Aynı oyunda büyükanneler var zaten oyunun adı ‘Bir Büyükanne Aranıyor’. Oyunda çocuk yalnızlıktan yakınıyor. Annesi çok yoğun çalışıyor, babası da yok. Parçalanmış bir ailede, aile büyüklerinin de destek olamadığı bir durumda çocuk hep eve gidip yalnızlık çekiyor. Sıkıntı oluyor, okuldaki arkadaşlarıyla uyumlu değil, onların oyunlarına katılamıyor vs. Büyükanne olursa bu iş çözülür deyip, bir büyükanne aramaya başlıyor. Oyun bunun üzerine kurulu. Büyükanneleri de büyük valizlerden yaptık. Yani hayat deneyimini sırtında taşımış, bir sürü şeyi biriktirmiş valiz onlar. Yaşlılar ve bilgelik var tabi büyükannelerde. Bunu simgeleyecek bir obje ne olabilir, nasıl olur, o karaktere uyar mı uymaz mı onlara bakıyorsunuz. Zaten sokakta gezerken ister istemez gözünüze takılıyor; şundan kukla olabilir, normal bir ip bile hareket ederken bakıyorsunuz kuklalaştığını hissediyorsunuz. Objeleri direkt olarak kukla gibi kullanıyorsunuz, bu da kuklanın bir yanı, zaten onun için eşyalara öyle bakmayı öğreniyorsunuz, alışıyorsunuz buna.

Haluk bey çok teşekkür ediyorum röportajınız için, benim soracaklarım bu kadar, sizin eklemek istedikleriniz varsa…

Festivalden söz etmek gerekiyor. Yeni başlıyoruz festivale. Ankara’da bir ilk olacak kukla festivali. Türkiye’nin birkaç şehrinde var ama Ankara’da yok. Onun için de önemli geliyor bize. Bunu bizim başlatıyor olmamız da hoş bir keyif. Bir derneğimiz var, o dernekle iş birliği yaptık. Kukla sanatına dikkatleri çekmek için kurduğumuz bir dernek bu. Adı ‘KUKSADER’, açılımı da Kukla, Karagöz, Gösteri ve Sahne Sanatları Derneği. KUKSADER ve Tiyatro Tempo’nun iş birliğiyle yapılmış bir festival. Kukla sanatının keyifli yanlarını, sadece çocuklar için olmadığını göstermek istiyoruz. Festival programımızda da, Tiyatro Tempo’nun repertuarında da yetişkin oyunlarımız var. Kuklalarla yetişkinlere de bir şeyler anlatılabileceğini ve yetişkin izleyicinin de kukladan keyif alabileceğini göstermek istiyoruz.

 

Fotoğraflar Tiyatro Tempo web sayfasından temin edilmiştir. http://www.tiyatrotempo.com/

 

 

Did you find apk for android? You can find new Free Android Games and apps.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: