Günümüz Türkiye’sinde film tutkunlarının en çok kullandığı cümlelerden birisi  “- Adamlar yapmış abi, bizimkiler öylemi…” dir. Peki, insanların sürekli yerden yere vurduğu “Türk Sineması”nın neden böyle olduğu hakkında net bir anlatım ya da araştırma mevcut mu? İlk söylenen Amerikan filmleri ile yerli filmlerin bütçeleri arasındaki ciddi uçurumdur. Bu yazıda kendi adıma gözüme çarpan farkları, eksikleri, sorunları ve avantajları anlatmaya çalışacağım.

Sinema ortaya çıktığı andan itibaren kendini bir sanat dalı olarak ispatladı ve günümüze kadar da teknolojinin gelişmesiyle yerini daha da sağlamlaştırdı. Sanatsal filmlerde yeni yöntem denemeleri kameraların hareket etmesine, sokaklarla buluşmasına neden oldu. Sinema dediğimiz zaman dünyada belli başlı ekoller akla gelmektedir. Bunlar:  Amerikan Sineması, Avrupa Sineması, Rus Sineması ve Hint Sineması. Hint Sineması ilk zamanlar dalga geçilen, özenti olarak tabir edilen ve bol dans figürleriyle kendi coğrafyası dışındaki insanlar için sıkıcı sayılabilecek bir ekolken ilerleyen dönemlerde hem teknolojiyi çok iyi kullanmaları hem de çok başarılı hikâyeler yazmaları sayesinde “Dünya Sineması”na sesini gür bir şekilde duyurdu.

“Dünya Sineması”nda Dört Ekol;  Amerikan, Avrupa, Rus, Hint Sineması

Hollywood

Amerikan Sineması

Avrupa

Avrupa Sineması

Rus

Rus Sineması

Hint

Hint Sineması

“Türk Sineması” Bu Dünyanın Neresinde Yer Alıyor?

“Dünya Sineması”nda ekol olan bu ülkeler arasındaki fark nedir? Gelişen ve değişen ne oldu? “Türk Sineması” bu dünyanın neresinde yer alıyor?

Western

Western

“Amerikan Sineması” ortaya çıktığında daha çok batı yakasında ve New York şehrinin çatılarında Yahudi iş adamlarının uğraşı oldu. Özellikle 1929 büyük buhran zamanın da çeşitli sebeplerden ötürü sinema sektörü doğu yakasına; California, Hollywood’a kaydı. Sessiz dönemde Hollywood film sanayisinin ‘Slapstick’ adı verilen komedi filmleri “Amerikan Sineması”nın sinemaya hâkim olmasını sağladı. Amerika her zaman filmlerinde büyük bütçeler, göz alıcı sahneler, farklı açılar, daha ileri ki dönemlerde “Western ve Kahramanlık” hikâyeleri anlatımını tercih etti. Ayrıca sinemada teknolojinin tüm olanaklarından sonuna kadar yararlandı. Özellikle savaş dönemlerinde sinemayı propaganda aracı olarak çok iyi kullandı.

Avrupa

Avrupa

“Avrupa Sineması”na baktığımızda Fransız, İngiliz, Alman, Polonya, Belçika filmlerinin dikkat çektiğini söyleyebiliriz. “Fransız Empresyonizmi Fotojeni” kavramıyla sinema sanatını etkiledi.  Ardından Rene Clair saf bir sinema ekolünü işleyen filmler çekti. Takip eden yıllarda Luis Buñuel ‘Bir Endülüs Köpeği’ adlı yapımıyla günümüzde bile sinemacıları etkileyen bir ölümsüzlüğe kavuştu. Gerçeküstücülük akımını dışavurumcu “Alman Sineması” izledi. Alman ekspresyonizmi ile sinema soyut bir anlam kazandı. Filmlerde şiddet içeren tavırlar vardı ve gerçekçi olmayan abartılı oyunculuklar oldukça fazlaydı. Akımın en önemli filmi ‘Dr. Caligari’nin Muayenehanesi (1920)’dir. Robert Wiene kara film ve korku sinemasının öncüsü sayılan bu filmde bir Alman kasabasında işlenmiş esrarengiz cinayetleri ele aldı. Verilen örneklerden de anlaşılabileceği üzere Avrupa filmlerinde senaryolar daha sanatsal, anlatımlar bir Picasso tablosu gibi ilk başta anlaşılmaz; fakat düşündükçe sizi derinlerine çeken bir yapıdadır. Bu yüzden de ülkemizde küçük sayılabilecek bir grup tarafından takip edilmekte ve izlenmektedir. Maalesef hiç köşe başında bir kebapçı da “-Fransız Sineması çok iyi abi, kebabını soğutma bak, filmleri beni çok etkiliyor…” gibi bir diyaloga şahit olamazsınız.

potemkin

Potemkin Zırhlısı

Rus Çar’ı Rus İmparatorluğu’nu daha modern, gelişmiş ve güçlü ordusu olan bir yapıya dönüştürme hayaliyle köklü değişimler yaptı. Çamur içindeki şehirler Avrupai görüntüye büründü, insanlar daha fazla refaha ulaştı ve özellikle büyük kentlerdeki bu büyük köklü değişimler neticesinde sanata olan ilgi ve sanat sevgisi arttı. Yazarlarıyla meşhur Rusların bu yeteneklerini görsel olarak anlatabilme sanatını çok iyi uyguladılar diyebiliriz.

Ülkemizde kominizim korkusuyla hiç bilinmese de çok başarılı bir sinemaya sahiplerdir. Rus İmparatorluğu’ndan aldığı bu mirası üstüne koyarak devam ettiren Sovyet Devrim Sineması’nda bu akımı işleyen üç önemli isim; Vertov, Eisenstein ve Pudovkin “Dünya Sineması”na biçim açısından birçok yenilik kazandırdı. “Potemkin Zırhlısı” filmi 1925 yılında çekilmiş ve yıllar boyunca sinema tarihinin en iyi filmleri arasında yer aldı.  Bunun en büyük sebebi filmin izleyici üzerinde çarpıcı etkiler bırakması oldu.  Özellikle “Potemkin Zırhlısı” en başarılı ilk dönem filmlerinden birisidir. Siyah beyaz ve sessiz formatta çekilmiş olan film, aynı zamanda Rus kurgu ekolünü de dünyaya yaydı ve  sinemayı sanat yapmakta en önemli iki etken olan senaryo ve kurgu konusunda derslere konu oldu.

Kurgu Sergey Eisenstein’ın kuramında en önemli yere sahiptir, tıpkı filmlerinde olduğu gibi… Sinema tarihi içerisinde kurgunun yükselişe geçişinde, Eisenstein’ın çok büyük rolü vardır. Kurgunun ve sanatsal betimlemenin Sessiz Sinema’nın son yıllarında Eisenstein ‘’Potemkin Zırhlısı’’ (1925) filmi ile adeta doruk noktasına ulaştığı görülmektedir. Film ilk dönem “Rus Sineması”nın en güzel örneklerinden biridir. Kurguyu zirveye taşıyan bu film sinema tarihinin başyapıtı oldu. Eisenstein bu film ile gelecek kuşaklara değerini hiçbir zaman yitirmeyecek bir sinema yapıtı sundu. Bundan sonra Rus filmlerine olan bakış açısı da değişti ve önemsenmeyen Rus ekolü kendini devler arasına sokmayı başardı.

Bu ekoller dışında kültürünün zenginliği ve geçmişi dolayısıyla başarılı işler çıkarmış İran ekolünden de bahsedilebilir elbette. Ama “İran Sineması” da bizim için korkulan uzak durulan ekollerden birisi oldu.

Türkiye’nin Sinemayla Tanışması

Lumiere Kardeşler

Lumiere Kardeşler

İlk Film Trenin Gara Girişi

İlk Film Trenin Gara Girişi

Türk Sineması’na baktığımız zaman, Türkiye’de sinema kültürü olmakla beraber tıpkı siyaseti gibi sürekli değişkenlik eğiliminde oldu. Türklerin sinemayla tanışması, matbaa ile tanışması gibi geç olmadı. Türklerin sinemayla tanışması ilk kez 1895 Osmanlı İmparatorluğu döneminde gerçekleşti. Lumière Kardeşler’ in Bir Trenin La Ciotat Garına varışını anlatan “ L’Arrivée d’un Train En Gare de La Ciotat” filminin, 29 Aralık 1895’te, Paris’teki ilk gösteriminden yaklaşık bir yıl sonra, bir Alman Yahudi’si olan Sigmund Weinberg tarafından, İstanbul Galatasaray’daki bir birahanede gösterilmesiyle Türk toplumu sinemayla tanıştı. Bu yazıda ilk kurulan sinema vs. gibi istatistiki bilgiler yerine işin biraz daha yapım, sanat süreçleri üzerinde durmak istiyorum. Türkiye’de sinemanın kurumlaşması I. Dünya Savaşı döneminde gerçekleşti. Alman ordularının, filmleri bir propaganda unsuru olarak ve askerlerin eğitimi için kullandığını gören, dönemin Osmanlı İmparatorluğu Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı görevlerini sürdüren Enver Paşa, sinema olgusunun önemi fark ederek 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD)’ni kurdu. Böylece “Türk Sineması”nın kurumlaşmasının temellerini atıldı. MOSD’nin kurulması ve takip eden dönemde yapılan hikâyeli filmler sinema tarihi için o yılların en önemli gelişmelerindendir. Aynı dönemde Fuat Uzkınay’ın çektiğiAyastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı belgesel “Türk Sineması”nın ilk eseri olarak 14 Kasım 1914 tarihinde gösterime girdi. 150 metrelik bir belgesel olarak çekilen filmin günümüze hiçbir kopyası ulaşamadı.  İlk konulu Türk filminin ise, her ikisi de 1917’de Müdafaa-i Milliye Cemiyeti tarafından çekilen, Pençe veya Casus adlı filmler olduğu konusunda tartışmalar bulunmaktadır. Aslında “Türk Sineması”nda ilk konulu film denemesi “Leblebici Horhor Ağa” olmasına rağmen film oyunculardan birisinin ölmesi üzerine tamamlanamadı. İkinci film ise “Himmet Ağa’nın İzdivacı” olmasına rağmen, filmin oyuncuları Çanakkale Savaşı’na katıldıklarından dolayı çekimler ancak 1918 yılında tamamlanabildi. Osmanlı Devleti bu dönemde Almanlarla olan yakın ilişkilerinden dolayı, Prusya kültüründen fazlasıyla etkilendi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün isteği üzerine 1934 yılında Ruslar tarafından çekilen “Türkiye’nin Kalbi Ankara” belgeselinin etkisinin de harmanlandığı Alman ekolü üzerinden başlayan sinema macerası yavaş yavaş kendi yerli ekolüne dönüştü. Bu dönemde “Türk Sinemaları”nın ilk sesli ve Türk-Mısır-Yunan ortak yapımı olan “İstanbul Sokakları” filmi çekildi. Ayrıca ilk kısa metraj filmler ve dönem filmleri bu dönemde çekildi. 1931-1950 yılları arasındaki en önemli gelişme Türk Sineması Cemiyeti tarafından düzenlenen yarışma oldu. Yarışmada Şakir Sırmalı’nın filmi Unutulan Sır “en güzel film” seçildi. 1949 yılında çekilen “Çığlık”, ilk Türk korku filmi, 1953 yapımı “Halıcı Kız” filmi ise çekilen ilk renkli Türk filmi oldu.

safa onal

Safa Önal

Bu dönemden sonra Türkiye’nin siyasi rotası kominizim tehditleri yüzünden Amerika dolaylarına doğru kırılmaya başlayınca Türk Sineması” da bir süre bundan etkilenmeye başladı; fakat tamamen Amerikan ekolüne kapılmadı. 1957 yılında senaristliğe başlayan Safa Önal, çoğu başyapıt seviyesindeki filmin senaryosuna imza atmakla kalmayıp, dünya tarihinin en üretken senaristi oldu. 400’ün üzerinde senaryoya imza atan Önal, Guiness Rekorlar Kitabı’na da girdi.

Susuz Yaz

Susuz Yaz

1960-1970 döneminde üretilen film sayısı 789’a ulaştı. Yaşanan tüm bu gelişmelerin ışığında, 1963 yapımı “Susuz Yaz” filmi uluslararası alanda yapılan sinema festivallerinde ödül alan ilk Türk filmi oldu. “Susuz Yaz” filmi gerçekten oyunculuk, çekim açıları ve senaryo bakımından “Türk Sineması” için çok önemli bir yere ve başarıya sahiptir. Sinemanın evrensel bir dili olduğunu ve kendi kültürünü tüm dünyaya anlatabilmenin zor olduğunu düşünürsek filmin bunu çok iyi başardığını söyleyebiliriz. 60’lı yılların başlarında “Türk Sinema” tarihi adına çok önemli halkası olan Ertem Eğilmez, Halit Refiğ, Tunç Başaran ve Türker İnanoğlu’da yönetmen olarak film üretmeye başlarlar. 60’ların bir diğer özelliği de yüzlerce filme imza atacak oyuncuların oyunculuğa başlaması olur. 1962’de Filiz Akın ve Tanju Gürsu, 1963’te Ediz Hun ve Hülya Koçyiğit, 1964’te Cüneyt Arkın, 1965’te Kartal Tibet ve Selda Alkor, 1966’da Serdar Gökhan ve Murat Soydan ilk filmlerine imza atarlar. 1960 yılında ilk filmini çeviren Türkan Şoray ise “Türk Sineması” tüm zamanların en büyük yıldızı olur. 1970 sonrasında ise ilk dönemde üretkenlik ve başarı anlamında büyük çıkış yakalayan “Türk Sineması” ikinci döneminde ise 80 darbesine kadar olan bölümde gitgide Amerikan yaşamına özentiliğin artmasından ötürü dejenere olan kalitesiz filmlerle doldu.

1970 ilk döneminde sinema sektörü, yılda 200’ün altına düşmeyen inanılmaz bir üretim performansı içine girdi. “Sinemacılar Dönemi” son bulurken “Genç Türk Sineması Dönemi” başladı. Ömer Kavur, Zeki Ökten, Şerif Gören gibi genç yönetmenler ve Tarık Akan, Kemal Sunal, İlyas Salman, Şerif Sezer, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Gülşen Bubikoğlu, Müjde Ar, Necla Nazır, Perihan Savaş gibi önemli oyuncular sinemaya giriş yaptı. Sadık Şendil senaryolarıyla, Cahit Berkay ise film müzikleriyle öne çıktı. Arzu Film ekolü olarak da adlandırılan Ertem Eğilmez önderliğimdeki samimi aile filmleri ile Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, Ayşen Gruda, Halit Akçatepe, İhsan Yüce gibi karakter oyuncuları da  altın çağlarını yaşadı. Ancak daha önce de belirttiğim gibi özellikle 70’lerin ikinci yarısından 1980 darbesine kadar ki dönemde piyasaya hâkim olan Amerikan dejenerasyonu neticesinde 2. sınıf filmler sinema sektörüne hâkim oldu. Abartılı macera filmleri, arabesk filmler ve seks furyası, kalitenin düşmesine neden oldu.

Bu dönemleri örnekleriyle anlatmakta ki amacım; “Türk Sineması”nın doğum ve büyüme evrelerini göstermek ve bu dönemde ortaya çıkan şahane oyunculara sahip oluşumuz. Buna rağmen neden dünya çapında filmler yapamadığımızı anlatmaya çalışmayı istememdir.

Cesur Yürek

Cesur Yürek

Sinemada ilk dönemlerde bir filmde sadece yüzlerce görüntü geçişi varken ve görüntüler çok uzunken bu rakam günümüz sinemasında on binleri geçmektedir. Bunun temel sebeplerinden birisi kendinizi filmin içinde mekândaki 3.kişi hissetmenizi sağlamaktır. Örneklendirmek gerekirse sizden 25 metre ötede bir kavgayı izlemek sizin için çok büyük duygusal ve hormonel değişimler yaratmazken yanı başınızda tanıdığınız birinin böyle bir durumla karşılaştığını görmek sizin üzerinizde inanılmaz etkiler yaratacaktır. Günümüzde en başarılı dediğimiz filmlere baktığımızda insanlar üzerinde bu etkiyi yarattığını görmekteyiz. Size kendisini fazlaca sevdiren “Cesur Yürek” karakteri William Wallace’ın öldürülmesi o kadar derinden etkilemiştir ki, istemsiz bir şekilde İngilizlere öfke İskoçlara sempati duymamıza neden olmuştur. Fakat bu arkadaşımızın yapamadığı kahramanlığın çok daha büyüklerini Kurtuluş Savaşı sırasında yapmış olan binlerce hikâyemiz olmasına rağmen neden elimizde bir tane bile başarı getirmiş film yoktur? Bu iş sadece bütçeyle alakalı olsaydı sinema tarihinin en başarısız filmi sayılabilecek TRT yapımı Kurtuluş filmi nasıl ortaya çıktı diye sormak gerekir. Sinema da başarı için başrol ve yan karakterleri izleyiciye sevdirmeniz gerekmektedir. Bunu abartarak ya da onları fazlaca kahramanlaştırarak değil, İzleyiciden biriymiş gibi hissettirerek başarabilirsiniz. Haluk Bilginer’in “Masumiyet” filminde hayatını boşuna harcamış bir arkadaşınızı izliyormuşsunuz ve elinizden bir şey gelmiyormuş hissini çok iyi yaşıyorsunuz. Maalesef ki insanlarımız bu filmi ve oyunculuğunu değil Amerika’nın “Kasımda Aşk Başkadır” filminin devşirilmesi olan “İncir Reçeli”ni konuşuyor olması bana göre izleyicinin de çok doğru bir yolda olmadığının bir işareti.

Er Rayn

Er ryan’ı Kurtarmak

Bir diğer içselleştirme yöntemi de yakın plan çekimleridir. “Er Ryan”ı kurtarmak filminde bunu çok sık görmekteyiz. Özellikle filmin son sahnelerinde ki birebir yakın dövüş sahnesi ve Alman askerin yakın plandayken ağzından akan (kudurmuş) salyasıyla askerimizin kalbine bıçağını saplaması unutulmazlar arasındadır. Askerimizi diyorum çünkü sizi film boyunca o kadar içselleştiriyor ki kendinizi o askerin yerine ya da yanı başında o askerin arkadaşı olan 3. kişi yerine koymanızı sağlıyor.

Christopher Nolan

Christopher Nolan

Yıldızlararası

Interstellar

Son dönem sinemasının bana göre en başarılı yönetmeni İngiliz Christopher Nolan’ da filmlerinde yakın plan dışında sıra dışı ve aklı zorlayıcı senaryoları tercih etmektedir. Bununla birlikte insanların kendiyle baş başa kaldığı o ufacık anlarda aklına gelen soruları çok iyi tespit etmekte ve bu anlık duyguları filmlerinde çok iyi şekilde yansıtmaktadır. Özellikle “Interstellar” gibi bilimkurgu filminde bile bir babayla kızının duygularını o kadar iyi yansıtmıştır ki, izleyicinin neredeyse tamamı zaman ve görecelilik kuramını aile bağları üzerinden sorgulamış ve göz yaşlarına hâkim olamamıştır. Usta yönetmen benzer duyguları “Inception” filminde de izleyicisine yaşatmaktadır. Filmlerinin genelinde açılış sahnelerinde flashback ya da filmin ortasında ya da sonunda bir sahnenin bir parçası bulunur. Bu da izleyicide bir bulmaca çözüyor havası yaratmakta, kendini içselleştirdiği bu dünya da kendisi gibi zorlukları çözme fırsatı yaşatmaktadır.

Müzik Sinemanın En Büyük ve Güçlü Silahlarından Biridir  

Hans Zimmer

Hans Zimmer

Günümüz sinemasının duayeni sayılan bir kişi de müzik ustası Hans Zimmer’ dir. Bu ismi ilk defa duyanların araştırmalarında fayda vardır; çünkü günümüzde başarılı olmuş hemen her filmin müzikleri bu kişi tarafından yapıldı. O kadar ki oyun sektörü bile bu ismi kullanmaya başladı. Evet, müzik konusuna hızlı bir geçiş yapmamın bir nedeni var elbette. Sinemanın en büyük ve güçlü silahlarından birisi de müziktir. Sesi kullanarak bir insanı gaza getirmek, hüzne boğmak, coşturmak ve hatta öldürmek mümkündür. Bunu iyi kavramış bir sinema yönetmeni bu silahı çok iyi kullanabilir. Şimdi tekrar “Türk Sineması”nın neden başarıyı istediği düzeylere getiremediği noktasına gelecek olursak bu saydıklarım üzerinden bir tespitte bulunacağım.

“Türk Sineması” 4’e ayrılmaktadır. Gişe yapan, para kazandırmayı amaçlayan ve genelde başka filmlerden esinlenmeyi çok seven 1. Grup. Bu grup genelde günümüz Amerikan ekolünü benimsemektedir. İzlerken saçınızı başınızı yolmanıza neden olabilecek filmler, komik olduğunu zanneden filmler bu 1. grup içerisine dâhil olmaktadır.

Potemkin Zırhlısı

Potemkin Zırhlısı

Sanat filmi yapmak için yola çıkan; fakat insanı sıkıntıdan öldürebilecek ve hiçbir şey anlayamadığımız filmler 2.gruba giriyor. Bu tip filmleri anlamadığınız zaman sinemadan anlamayan sanat sevmeyen ve taşralı yaftasını yersiniz anında. Lakin yapımcıları tarafından neden anlaşılmadığı asla düşünülmez. Kendi aklındakini anlatamamasının cezasını sizin bakış açınıza kesecektir. Siz kendisine evet bir tarafta zaman ve görecelik kuramını bulmaca gibi anlatmış ve sana anlatmayı başarabilmiş dünyaca ünlü bir film nasıl başarıyor da, siz çorabını sağ ayağı yerine sol ayağına giyen bir şairin neden duygusal depresyonlarda süründüğünü anlamadığınızı söylediğinizde popülist ve halk kitlesi yaftası yiyebilirsiniz. Sanat filmlerinden korkmayın arkadaşlar. Sanat filmi sevmeye başlayacaksanız en başta da önerdiği “Potemkin Zırhlısı” çok iyi bir başlangıç olacaktır sizin için.

3.Grup filmlerse oyuncularının performansının başarısı, senaryonun üst düzeyliği ile ön plana çıkan, gişelerde çok başarılı olamasa bile ödül alan, birçok kişi tarafından bilinen, sevilen filmlerdir. Çok büyük başarılar elde edememesinin nedenlerinden biri müziğe hak ettiği değerin verilmiyor olması ve bahsettiğim izleyicideki kişiselleştirmeyi sadece kendi kültüründeki insanlara yaşatabiliyor olmasıdır. Başka bir kültüre sahip izleyicinin de bu içselleştirmeyi sahiplenmesi sağlanmalıdır.

Babam-ve-oglum-replik

Babam ve Oğlum

4. Grup ise kafasında senaryosunu yazmış, çekmiş ama asla hayallerini gerçekleştirememiş, yarım kalmışların bulunduğu gruptur. Buna örnek olarak Çağan Irmak 3.grupla birlikte ortak verilebilir. Yıllarca kafasında hayalinde kurduğu senaryoları hayalinde çekmiştir. Gerçeğe dönüştürmeye başladığında ise “Babam ve Oğlum” gibi çok güzel bir film ortaya çıkmıştır. Bu filmin en iki büyük eksiğinden biri, güzel müziği olmasına rağmen insanı hapseden bir müziğe sahip olmamasıdır. Baba – oğul sevgisini ve kaybetme duygularını çok iyi vermesine, çok vurucu diyalogları olmasına rağmen, vurucu sahnelerinde yakın çekimler kullanmayarak içselleştirme ve sahiplenme duygusunu anlık kaybetmeye neden olmaktadır. Film başarısı su götürmez bir gerçektir; fakat bana göre bu eksikliklerden ötürü daha büyük başarıları atlamıştır.

Sefer Tası

Sefer Tası

Peki, ama o zaman “Hint Sineması” nasıl bu kadar başarılı oldu? Evet, müzikleri çok uzun filmin yarısını zaman olarak çalıyor olsa da senaryolarının çok başarılı olması ve çekimlerinin çok iyi olması yakın çekimleri başarıyla kullanmaları insanlarda içselleştirme yapmalarına olanak sağlıyor. “Sefer Tası” isimli filmlerinde konu sadece sefer tası üzerinden gidiyor olsa da insanlar üzerinde çok güzel etki bıraktı. İnsanların içerisinde kendilerini ve kendi duygularını bulmalarına olanak sağladı.

Sonuç olarak sinemayı sanat yapan ve başarılı kılan temel unsurları göz ardı edip, bize öğretilen dogmalar ışığında yeni bir şey denemeden, düşünmeden iş yapmamızdan dolayı başarılı olamıyoruz. Yazdığımız senaryolar da bile hayal gücünden önce ne kadar para kazanacağımız hayal ediyorken başarı nasıl gelecek, düşünmek gerek.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: